Koç Gıda, Koç Market   Çalışkan kardeşler pide kebap salonu Alo pide sipariş   medine pazarı haç ve ümre malzemeleri   0376  2133434 şefkat-restorna, pide-kebap-lokanta 2133434   Köşk pasta salonu, köşk pastanesi   sim otel, sim prestij otel   büyükotel- büyük otel telefon
Bugun...


Abdulhalik Demir


Facebookta Paylaş









Bir Çorba Başında Altı Kişiydik
Tarih: 03-11-2013 20:31:00 Güncelleme: 23-03-2017 00:21:00


Bir Çorba Başında Altı Kişiydik
Bir çok insan hele birde oruç tutuyor ise akşam yemeğinde (iftar)da “Allah Kimseyi açlıkla imtihan etmesin” derler.

Allah‘ın bazen de insanları toklukla da imtihan ettiği oluyor. Bununla alakalı kısa bir anımı anlatıp hikayeye geri dönmek istiyorum.

Valilik basın bürosunda çalıştığım dönemlerde, Dönemin Valisi İl Koordinasyon toplantılarını farklı ilçelerde yaparak,  ilçelere katkı sağlamak istiyordu.


Çerkeş ilçemizde Hey Tekstilin  misafirhanesinde yapılan  bir toplantıda öğle yemeği de orada yenecekti. 
Öğle saatlerinde protokol haricindekiler fabrikanın yemek hanesinde öğle yemeğini işçilerle birlikte yediler. 
protokolle beraber yediğim zaman arkadaşlarım kendini beğenmiş falan diyorlardı. Bu sözleri duymamak için ben de sürekli beraber olduğum arkadaşlarla fabrikada (çorba, salata, patates yemeği) yedim.

Protokole yemeği Aytaç Fabrikası yetkilileri hazırlattı.  Aytaç deyince hemen aklınıza geldi sanırım. Etin her çeşidi. 

Aytaç Müdürü hazırlığı sadece protokole değil. Onlara la birlikte gelen şoför,  koruma vb düşünerek hazırlık yapmış.  
Toplantı bittikten sonra protokol yemekleri hazırlandıktan sonra , bahçede yanan mangalların yanına görevli arkadaşlar çağırarak yemeğe davet ettiler. 
Birkaç arkadaşımız dışında fabrikada yemek yeğenlerin neredeyse tamamı gittiler.
Gerçi birçoğu da gitmekte haklı. 
Etlerin pişerken çıkardığı koku tok olana bir daha yemek yedirtir.
Bizimle gelen arkadaşlardan bir tanesi bana da seslendi” gel et yemiyor musun” diyerek
Bana seslenen o değil de başka biri olsaydı... Bende belki de koşarak giderdim.
Seslenen arkadaşın kilosu ben diyeyim 99 kg siz deyin 130 kg. Bir anda kendimi öyle düşündüm. KORKTUM.
Bazı zamanlar herkes gibi sevdiğimiz arkadaşlarla bir yerlerde oturuyoruz. Buralar bazen lokanta bazen de kafe oluyor. 
İnsanlar dostları ile samimi olunca içtenlikle bir şeyler ikram etmek istiyorlar.  Bir çok tekliflerinde ben bir şey yemeyeceğim çay içsem yeterli olur dediğimde alınıyorlar. Gönül koyuyorlardı.
 “Niye diye” sorduklarında
-“Karnım tok. Sizden çekindiğimden değil vücuduma zahmet vermek istemiyorum. Hem de israf günah ” dediğimde istemeyerek de olsa “sen bilirsin”diyorlar.  

 
Söylediklerime ben de inanmak istiyorum ancak eşimin korkusundan da olabilir mi. 
Eşim” Ben senin için yemek hazırladım sen dışarıda mı yedin geldin” demesinden korkuyor olabilirim bunu hiç düşünmedim.
Bazı zamanlar “Çok yedim. Çatlayacağım. Ama gözüm kaldı. Dur şunu da yiyeyim “deriz

Nadiren de  olsa Anneme yemeğe gittiğimde, Annem yemekleri tabağıma doldurur.
 Sonrasında tabağı yarım bıraktığım da “olmaz hepsini ye yazık bunlar çöpe mi gitsin ”der 
İnsanın aklına gelmiyor desem yalan olur “ Be anne benim midem çöpten daha mı değersiz”

Eşimin yemek ısrarı da daha farklı oluyor :
Eşimle yemek yerken”  ilk tabağı bitirdiğimde “ Çok güzel olmuş. Bir iki kaşık daha ver” dediğim de Eşim bir iki kepçe doldurur. 
Tabağın yarısını bıraktığımda “ olmaz hepsini yiyeceksin. Tabağı sıyırmak sünnet “ der
İŞTE TOKKEN SINANMAKTA BÖYLE BİR ŞEY OLSA GEREK.

Artık yazımıza dönelim. Niye bir çorba başında altı kişiydik.
Ortaokulu Edirne’de parasız yatılı okulda okuduğumu bir önceki yazımda bahsetmiştim.
Yemeklerimizin okulun hemen yanında olan pansiyonda yiyorduk.  
Öğle yemeklerinde okulda müdür, öğretmenler ve görevliler de bizimle birlikte yiyorlardı. 
Sabah ve akşam yemeklerini yurtta kalanlar 97  arkadaşımızla birlikte yiyorduk.
 Öğretmen ve görevliler okul sonunda evlerine gidiyorlardı. Yurtta görevli olarak nöbetçi öğretmen  kalırdı. O da yemeğini getirir ya da okula yakın bir yerde lokantada yerdi.


Diyeceksiniz ki onlara sabah kahvaltısı ve akşam yemeği vermiyorlar mı? 
Veriyorlar da onlar yemiyorlar. Neden mi yazdıklarımı okuyunca siz de olsanız yemezsiniz.
Biz mi? Tabi ki yiyeceğiz. Yemesen de kaç gün yemeden durabiliriz.
Öğle yemeklerini okul müdürü ve diğerleri de yemek yediğinden çok güzel yemekler çıkıyordu.  Öğle yemeklerinde doyasıya yediğimizden bazı akşam yemek yemiyorduk. Akşam yemeği sonrası acıkınca pişmanlık duysak da iş işten geçmiş oluyordu. O gece yarı aç uyuyorduk.
O zaman da şimdiki gibi fittir fittir yerimde duramıyordum. Öğle yediklerimi eritiyordum. Akşam yemeği yemediğimde ilerleyen saatlerde acıkıyordum.
Paramız da istediğimiz kadar yoktu.  Adı üstünde parasız yatılı ortaokul. Burada kalanların neredeyse tamamının ailesinin durumu iyi değil.  
Benim ailemin durumu iyi sayılır. Ailem Almanya’da yaşıyordu.   O yaşlarda Almanya’dan param gelir. Babamlar mektupla gönderseler birileri zarfın içinden alırlar diye düşünürdüm.

Yazları köyde büyük babamlarla kalıyordum. Büyük babama İzzet baba diye hitap ediyordum.Çünkü onu yıllarca babam olarak bildim. Bazen ona mektup yazardım. O da zarf içinde az da olsa harçlık gönderirdi. Bu da her zaman olmazdı.
Bir dönem fotoğrafçılık yaptım.  Yurtta kalanların  sayıları ve durumları belli olunca fotoğrafçılıktan istediğimi elde edemedim. Öğretmenler de her zaman fotoğraf çektirmiyorlar. Çektirseler de ücret talep etmek olmuyor. Sonuç olarak  umduğumu bulamadım.


 81-82 yıllarında yaptığım kısa dönemlik fotoğrafcılık  haberci olmamda  etken olmuş olabilirde.

Bir gün okul müdür yardımcısı beni yanına çağırdı. “Baban arkadaşım, harçlığın olmadığında gel benden iste” demişti . Tanımadığın birinde her istediğinde harçlık istenir mi.  Hele benim gibi yaşantısının büyük bir bölümü köyde geçmiş biri için kolay olmuyordu.  Hem de koskocaman müdür yardımcısından. 
Yıllar sonra kırklı yaşlarımda babamla muhabbet ederken  söyledi. Meğersem  babam Almanya’dan  her ay ona banka ile 100 dolar göndermiş.  Beni harçlık yapsın diye. O günlerde bundan haberim olsaydı bugün bu yazıyı yazıyor olamazdım.
Günlerden pazardı. Müdür ve öğretmenler olmadığında o gün ki öğle yemeği de akşam yemeğinin benzeriydi.
Üstelik o günlerde müdür kahvaltıları da değiştirdi. Hafta sonu köylerine giden arkadaşlarımıza köylerden tarhana getirttirip haftanın belirli günleri tarhana çorbası çıkartıyordu. 
Yurttaki kahvaltılar hoşuma gidiyordu.  Köy yerinde reçel , sana yağ ve zeytin bilmiyorduk. En azından bizim köyde bilmiyorduk. Belki de vardı. Ama köy yerinde iş güç nedeni ile akşamdan pişirilen çorba kahvaltımız olurdu. Çünkü erkenden tarlaya gidilmesi gerekiyor.
O günden sonra ramazan aylarında dahi tarhana çorbası içmem.


Bahsettiğim o Pazar günü birde tarhana çorbası çıkmış olmalı ki 
Altı kafadar yemekleri görünce yemek sırasına girmeden yemekhaneyi terk ettik.  Öyle yemeğinde kısa bir süre sonra acıktık.  
Ananın evi değil ki “anne acıktım. Bir şeyler hazırla” diyesin.  Yemekhane kilitlendi .  Akşam da aynı yemeği vereceklerinden görevliler de gitti.
Gitmeseler de biz acıktık bize iki yumurta kırıverin mi diyecektik.
Altı kafadar, arkadaşlarımızdan ve kendinizden bulduğumuz kuruşları toplayarak bir çorba parası topladık.
Okula yakın  mahalle lokantasına gittik.  Lokantanın içerisine oturamadık.  Lokantanın arkasında ufak bir bahçesi vardı.  Oraya geçtik.  
Üzeri muşamba ile kaplı masaya altımız da oturduk. Lokantacı gelince bir çorba istedik.
Lokantacı bir çorba bir de kaşık getirdi. Ekmek sepetinde bire yakın ekmek vardı.
Bir süre lokantacının gitmesini bekledik. Lokantacının gitmesi ile masa üzerinde bulunan kımızı pul biberin neredeyse tamamını çorbaya döktük.  Hep birlikte masa üzerindeki ekmeklerden alıp , ekmeleri çorbaya bandırarak ekmekleri yemeye başladık. 
Kısa sürede ekmekler tükendi.  
Lokantacının olayı fark etmemesi için lokantacı gelmeden  arkadaşlardan birini içeriye göndererek  ekmek istettik. Arkadaş eline bir ekmek alarak geldi. 
Çorba hemen bitmesin diye kalan biberin tamamına da çorbaya boşalttık. Kısa sürede  ne ekmek kaldı ne de çorba.

Allah’tan o günlerde hazır sular yoktu. Masada dolu olan sürahideki suyu da sırayla bardaktan içtik. 
Çıkışta lokantacıya avuç dolusu kuruşları verdik.  Lokantacı bir bize bir de avucundaki paralara baktı.  
“bereket versin. Hadi afiyet olsun” dedi 
Bazen aklıma geldiğinde kendi kendime hep sorarım o gün lokantacı ne düşündü bizim hakkımızda..
HEPİNİZİN AKLINA ŞÖYLE BİR SORU GELİYOR OLMALI.  AKŞAM YEMEKLERİNİZİ YEMEYECEK KADAR, ALTI KİŞİ BİR ÇORBA YİYECEK HALE GETİREN ŞEY NE.

Az kaldı birazdan yazacağım. Yazdığımda da en azından bazılarını hadi canım  olmaz öyle şey. Hem de  devletin yatılı okulunda diyeceksiniz.
Hafta başı olup okul başladığında beden öğretmeni “ öğleden sonra okul çıkışında koşu seçmeleri yapılacak.  Spor ayakkabılarını ve eşofmanlarınızı getirin. Yurtta kalanlar getirmesin onlar okul çıkışında yurda gidip giyerler” dedi 
Bunu niye anlatıyorsun diyeceksiniz. Bunun da o akşam yemekler ile yakında alakası varda: O nedenle


Koşuda seçilince ne olacağını bilmediğimden beklide seçilince ne olacak boşa ne yorulacağım mı dedim.   Bilmiyorum ilgimi çekmedi.
O gün  seçmelere katılanlar koşmaya okuldan başladılar. Yunanistan’a sınır olan Edirne tren istasyonun olduğu yere koşarak gidip geldiler.  Yanlış hatırlamıyorsam yaklaşık 5 km civarında koştular.

Dereceye girenler arasında yurda kalanlar ve okulumuzda okuyan Karaağaç mahallesinden gelen öğrencilerden bazıları seçildiler.
Koşuya giren öğrenciler okul çıkışı saat 15:00 ‘den sonra antrenman yapıyorlar.  Edirne Tren istasyonunun olduğu yere koşup geliyorlar.  Mahallenin öğrencileri antrenman sonrasında evlerine giderken,  yurda kalan koşucu öğrenciler beden öğretmeni ile yemekhaneye gidiyorlardı.
Yemekhanenin deposuna açarak canları ne istiyorsa onları alıp yiyorlar. 
Sizin anlayacağınız o bahsedemediğim  akşam yemeğini yemeye ihtiyaç duymuyorlardı.
Yenilen o yiyecekleri görünce keşkeler aklımda dolandı durdu. Gerçi nereden bilirdim ki koşucu seçilince böyle yiyecekler vereceklerini.

Yazıyı okuyanlardan bazıları şimdi diyordur ki” sanki sen koşsaydın seçilebilecektin”
Evet rahatlıkla seçilirdim.  Nasıl mı?
Okul tatillerinde köyde yaşadığımı söylemiştim.  Köyümüzün ovası (bazıları Çankırı da böyle yerlere bostan diyorlar) işte o bölgeden Devrez Çayı geçiyor. 
Ben de devrez çayında hemen hemen her gün orada balık tutuyordum. Sabahtan akşama kadar Devrez çayı içeresinde vakit geçiriyordum.

Ova diye bahsettiğim yer bahçeliklerimiz. Köyümüze 3.5 km mesafede. Gidişte yokuşa aşağı, gelişte yokuşa yukarı yürüyordum. Günlük ortalama 7 km yol ve 1  km Devrez içerisinde elimde balık ağı ile yürüyordum.
Devrez’e giderken sırtımda 3-4 kg balık ağı, dönüşte ise hem balık ağı hem de tuttuğum en az 3 kg balıkla dik rampa olan 3.5 km yolu yürüyerek köye gelmek bacak kaslarımı oldukça güçlendirmişti.
Koşularda başarılı olmamda yeterli olurdu değil mi?

Birkaç gün sonra koşularda yapılan seçmeler iptal edildi. 
Nedeni de  seçilenlerden bir tanesi arada bayılıyordu. Hem de mahalle sakinlerinden bazılar çocuklarının koşmasını istemiyorlarmış. Antrenman sonrasında çocukların tarla ve bahçelerde çalışmadıkları için koşulara katılmasını istememişler.
Seçmeler yeniden yapıldı. Bu sefer seçmelere severek katıldım.  İlk üçe girdik ve takıma alındım.

Antrenmanlar sonrası yemekhanenin deposuna gidiyoruz canımız ne çekerse alıp yiyoruz. Hatta meyveleri  yiyemeyince de onları cebime koyup yatak hanedeki dolabıma götürüyordum. 
Akşamın ilerleyen saatlerinde bazen kendim bazen de arkadaşlarımla yiyordum. Bir süre böyle devam etti. 
Edirne genelinde yapılan yarışmalarda , Edirne grup birincisi olduk. 
Burada birinci olduğumuz için bölge yarışlarına hazırlanmaya başladık. Bölge Yarışları Çanakkale de yapılacaktı. 
Akşam yemeklerini yemekten yine kurtulmuştum. Çanakkale yarışmalarına kadar yiyintiye devam ettim.
Yarışma günü geldiğinde grupça Çanakkale’ye gittik. Bu sayede Çanakkale’yi de gördüm.
Bugüne kadar yaptığımız yarışlarda yorulsan da yürüyerek yarışmayı bitiriyordun.  Burada yarışmacıların arkasından gelen otobüs yorulanları yarışamayacağım diyenleri otobüse alarak geliyormuş.

Biz orada bir arkadaşımız hariç hepimiz güzel dereceler yaptık. Bir arkadaşımız otobüse binmesi bizim dereceleri alt üst etti.  
Çanakkale’de dereceye girseydik  Ankara’daki yarışmalara gidecektik. Ankara hayali suya düştü.

Gidişimiz havalıydı anca gelişimiz akşam yemeklerine dönüşle başladı. O gün akşam yemeği yemedim ancak..
Ertesi gün kaçınılmaz an geldi. Okul çıkışı sonrası öğretmen hepimizi yemekhanede topladı.
Görevli yemekhane deposuna giderek makarna torbalarını kucaklayıp masalara koydu.
Makarnalar açılıp masalara döküldü.
İŞTE SİZİN MERAKLA BEKLEDİĞİNİZ O AN GELDİ.
Herkes masalardaki makarnaların içerisindeki kurtları ayıklamaya başladı.  Kurtların bir çoğu canlıydı. Masa üstünde hareket ediyordu. 
Kurt ayıklama işi bazen makarnada bazen bakliyatlar da oluyordu. Neredeyse her gün bu işlem yapılıyordu.


Kurtlarını ayıkladığımız yiyecekler akşama pişiriliyor. Bizlerde yiyorduk.
Bazı zamanlar sofra başında o günler aklıma geldiğimde hırslanıyorum.  O gün orada olan arkadaşlarım içinde birer tabak yemek istiyorum. Ancak şimdiye kadar 3 tabaktan fazla yiyemedim.



Bu yazı 380 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
FOTO GALERİ
  • Bebişler
    Bebişler
  • Yurdum İnsanı
    Yurdum İnsanı
  • FANTASTİK
    FANTASTİK
  • ATATÜRK
    ATATÜRK
  1. Bebişler
  2. Yurdum İnsanı
  3. FANTASTİK
  4. ATATÜRK
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Çankırı’da Öğrenciler Ve Öğretmen Traktör Yaptılar
    Çankırı’da Öğrenciler Ve Öğretmen Traktör Yaptılar
  • Musa Çağlar Çankırı
    Musa Çağlar Çankırı
  • Çankırı Kucaklama Taşı
    Çankırı Kucaklama Taşı
  1. Çankırı’da Öğrenciler Ve Öğretmen Traktör Yaptılar
  2. Musa Çağlar Çankırı
  3. Çankırı Kucaklama Taşı
VİDEO GALERİ
YUKARI